"Siz hiç Aydede'ye
yetişebildiniz mi?"
“Çocukluk
işte. Ço-cuk-luk!”
“Kulaklarını
şöyle çekiverdin mi.. çocukluk-mocukluk kalmaz.. göz yummaların yoldan
çıkaracak. Bu çocuk senin yüzünden serseri olacak.”
“Ana
yüreği işte!”
“Boş
versene sen de.. ana yüreğiymiş.. ya düşüp kolunu-ayağını kırsa.. maazallah..
sakat kalır hanım.. sakat kalır! O zaman ana yüreğini görürüz. Merhametten
maraz doğar demiş büyükler. ”
“İyi yarın götür atölyeye..”
“Parmak
kadar çocuğu atölyeye götüreyim.. Hanım valla sende şeye sürülecek akıl yok..
sanki atölye güllük gülistanlık. Oyun bahçesi.. uyudu mu velet!”
“Senin
korkunla yatıp uyuyor işte..”
“Birimizden
korkmalı..”
Hemen
her gün annemle babamın arasında geçen diyalogdu bu. Uyur numarası yapardım
babamın eve akşam dönüş vakitlerinde. Babam eve gelmeden yediğim azarlar uyku
numarası için yetiyor da artıyordu. Hemen her gün bir şikayetle kapısı
çalınırdı evimizin. Ya bir komşunun camı kırılmıştır, ya bir ağacın dalları..
ya da her hangi bir evin damına çıkarken verdiğim hasar. Kavgalar.. ve annemin
“akşam baban gelsin hepsini söyleyeceğim.. artık ben seninle baş edemiyorum..
ayaklarından tavana astıracağım..” göz korkutmalarıyla yatağa büzülür
kalırdım.. çocukluk işte.
Çocukluk.
Daha on ikisini bitiremeden içimde öldürülen varlık.
Doğru
haşarıydım. Ama hangi çocuk haşarı değildir ki.. hem haşarılık nedir.. tıpkı
büyükler gibi olunsa o yaşlarda dünya daha bir cehennem olmaz mı? Eğer
içimizdeki o varlık öldürülüp yok edilmemiş olsa dünya bu günkü kadar çekilmez
olmazdı sanırım. Sanırım mı? Daha neler.. apaçık bir gerçek. Büyükler kendi
zalimliklerinin tanığı olunmasın diye elbirliğiyle öldürürler çocuk denen
varlığı.. çocuklar büyüdükleri için çıkmazlar çocukluktan yok edilirler.
Bilirsiniz
çocukların büyükleri ilk sınavı sorularla olur; örneğin her gün gördüğü şeyi
gösterip “Bu ne?” derler. Siz de kendinizden emin, “Masa!” cevabını verirsiniz.
Çocuk yineler soruyu size bir şans daha vermiştir; “Bu ne?” siz bu kere
hiddetli bir ses tonuyla, “Masa yavrum! Masa!” dersiniz.
Güler
çocuk.. sınavı kaybetmişsinizdir. Niye güldüğü pek de umursanmaz büyük
tarafından. Çocuk elindeki değneğe ata biniyormuş gibi yapar ve hızla
uzaklaşır; “Deh! Dehh!” yıldırım hızıyla kaçar sorunun muhatabı büyüğün
yanından.
Cahilliği
bulaşmasın ister. Ama bir kumpas içindedir çocuk. Büyüklerin tuzakları pek
albenilidir, pek can yakıcıdır. Ve bir gün ölür içimizdeki çocuk. Artık soru
soran değilizdir. Bütün cevaplar cebimizdedir. Bütün her şey elimizin
altındadır. Kasıla kasıla yürüme sırası bizdedir, böbürlenerek bir şeyler
öğretme sırası. Nöbet devralınmıştır.
Nöbeti
devr almışlar elinde bir çocuktum. Ağaçlara tırmanmak zarar vermek için
değildi. Ya da evlerin damlarına çıkmak. Hele kendi evimizin, küçük oda
dediğimiz odanın damı.. oradan güneşin batışını izlemek.. ah..
“Anne
bak bulutlar yanıyor!” diye haykırırdım. Güneş tam ufukta batarken ufuktaki
kızıllık tam bir yangın gibiydi. Bakın “Yangın gibiydi” dedim. Oysa o zamanlar
yandığını gün gibi biliyordum.. ama annem, babam, “Aptal oğlum bulut yanar mı?”
diye karşı çıkardılar.
İnatla,
“İşte görmüyor musunuz? Bakın!” derdim ufku göstererek.. onlardan her hangi
biri başını sallayarak, “Bulutlar yanmaz.. bak hiç duman var mı? Yanıyor
olsalar duman çıkar..” karşılığını verirlerdi.
Hırçınlaşırdım.
Sertleşirdim ve belli etmeden, “Güneşten de duman çıkmıyor!” derdim. Çocuktum
işte. Beni küçük odanın bacasında gören büyüklerin -kendi deyimleriyle- “Yürekleri
ağızlarına” gelirdi.
“İn!”
diye bağırırlardı. Sanırım biraz tehlikeliydi. İkinci kattaki salon
büyüklüğündeki odanın penceresinden geçiyordum.. oda sonradan ilave edilmiş.
Asıl evle arası bir çocuğun sığabileceği genişlikteydi. Ben kolayca geçerdim
asıl evin penceresinden küçük odanın bacasına.
Babam kulağımdan birine asılıp, “Bu oğlan cin
gibi.. bak çocuklardan hiç biri böyle bir şey yaptı mı? Yok.. ama bu.. inan
hanım bundan çekeceğimiz var. Bak görürsün! Deme ki demedin! Kime çekmiş Allah
bilir. ”
Çıkışırdı
anneme. Bu yüzden beni bacada gören
annem ağlamaklı, “Hadi oğlum.. in artık.. baban şimdi gelir. Senin
yüzünden ben azar mı işiteyim.. hem inersen sana çiklet veririm. Hem de
meltem.”
Dayanamaz
inerdim. Onun ağlamaklı sesiydi beni indiren. Bunu anlamazdı. İşte rüşvet
gösterilirdi.
“Çiklet!
Hem de meltem!”
Bütün ev
halkı ya da bana söz dinletmek isteyen her büyüğün ağzında bu ifade vardı. Güya
ben çiklete pek düşkündüm.. hele meltem olanına. Bunu nerden, nasıl
keşfetmişlerdi bilmiyorum. Oysa nefret ederdim çikletten. Hele meltem
markalısından. Yine de denileni yapardım..bir oyundan başka bir şey değildi.
İstenileni yapmadan önce görme şartı koşardım. Rüşvetin
nesnesini görmeden denileni yapmazdım. Annem hariç. Diğerleri beni aldatırdı.
Ama hiç biri farkında değildi ki asıl ben onları aldatıyordum. Denileni yapıyor
çikleti alıyor ve onların gözünden ırakta yere atıyor çiğniyordum. Hınçla
öfkeyle. Üzerinde zıplıyor, zıplıyor, zıplıyordum.
Ben
istiyordum ki güneşin batışını biri benimle izlesin. Birlikte bir gün batımı,
birlikte bir gün doğumu. Güneşin batışını ve doğuşunu.. kayan yıldızları.. şekilden
şekle giren aydedeyle yarışmayı.
Siz hiç
aydedeye yetişebildiniz mi? Ben bir keresinde az kalsın yetişiyordum. Güçlü bir
el ensemden yakalamış havaya kaldırmıştı.
Ve öfkeyle söylenmişti:
“Gecenin
bu saatinde sokağa kaçarsın ha!”
Sadece ağladım. İçimi çeke çeke ağladım. Çünkü
az kalsın aydedeyi geçiyordum işte, engellenmiştim.
Uçurtmamı
istediğim yerde uçurmak.. kuşların yuvada yalnız bıraktıkları yavrularını
kedilerin kapmasını önlemek. Onları korumamın neresinde kötülük vardı ki.. kedi
yavrularını erkek kedilerden korumak için anne kediye yardım etmemde kötü olan
neydi? Evet anne kedi saldırır gibi yapardı. Ama anlardı çocuk yüreğimi. Ve
izin verirdi.
Kaç
kediyi köpeklerin elinden, kaç kuşu kedilerin pençesinden kurtardım, bilmiyorum.
Isırılmadım. Onlar beni ısırır ben kuduz olurdum. Ama olmadı. Ne onlar ısırdı
ne de onlardan her hangi bir hastalık kaptım.
Güneşin
yaktığı bulutlar üstüne yaşıtlarıma öyküler anlattığımda hiç biri gülmezdi,
dudak bükmezdi. Kayan yıldız avcılığına çıkmaya yeltenirdik, büyükler yolumuzu
keserdi. Akşamdı. Geceydi. Bir şey olurdu. Ne? Zaten bir şey oluyordu işte.
Yolumuz
kesiliyordu. Yolumuzu kesiyordunuz. Merakımızı öldürüyordunuz. Sevinçlerimizi
çarmıha geriyordunuz. Ve korkular ekiyordunuz içimize. Koşarken düştüğümde siz
paniklemeseniz canım yanmıyordu. Bunu hiç fark etmediniz. Siz dövündükçe canım
daha fazla yanardı ve avazım çıktığı kadar haykırırdım. Sizlerden uzakta
düşünce gülerek kalkardım. Bütün yaşıtlarım öyleydi. Öyleydik. Güle oynaya
kalkardık yerden.
Büyüklerin
yanında yürümeye korkar o yüzden düşerdik.
En zor
olanı kıştı. Büyükler için tehlikenin en yoğun olduğu mevsimdi. Her şeyden önce
üşütür hasta olurduk. Ayağımız buzda kayar ters bir düşüşle boynumuzu kırardık.
Saçak altlarında oynarken mızrağı andıran buzlar tepemize inerdi. Haylazın biri
kar topunun içine taş parçası koyar gözümüzü çıkarırdı. Gören, duyan bütün bir
mahallenin sakatlar diyarı olduğunu sanırdı. Korkuları öyle çok ve öyle
pervasızca içimize dolduruyorlardı ki..
Çocukluk
işte.. yağmur yağmaya başlayınca bir fırsatını bulur sokağa fırlardım. Yağmur
damlalarını yakalamaya çalışırdım. Annem eline geçirdiği bir örtüye yarım
yamalak bürünür peşime düşerdi. Yanaklarından süzülen yağmur damlaları mıydı,
göz yaşı mıydı bilemem.. yakalanırdım.. bilerek.
Üç beş
dakikalık bir oyun olurdu. Yeterdi ama. Yetmediğini çok sonraları anladım.
Şimdi her normal büyük gibi yağmurdan kaçmak için nasıl da gayret ediyorum. Ve
hatta öfkeleniyorum. Diş biliyorum yağmura yağdığı zaman.
Yağmura
diş bilemek.. evet itiraf ediyorum; Yağmura diş biliyorum. Sevinin! Hatta kına
yakın. Kırk gün kırk gece bayram yapın, herkes bayram yapsın. Ve işte içimde
ölü bir çocuğun cesediyle yaşıyorum. Sahi içinizde hiç değilse cesedini
koruyanınız var mı? Yüzünde gülücüklerin donup kaldığı.
Hayret
dolu bakışların yumulu göz kapaklarından süzüldüğü bir çocuk. Baktıkça yüzünüzü
ekşitiyor musunuz? Tüylerinizi diken diken ediyor mu? Hani ağaçlar yeni
tomurcuklanırdı da o çocuk coşkuyla bağırırdı:
“Merhaba!
Ne kadar da güzelsin.. kışın çok üşümüş müydün? Dallarını buz kapladığında
nefesinle mi ısıtıyordun? Ben ellerimi hep “hoh” diyerek ısıttım. Sen şanslısın
kulakların yok. Öyle kötü sızlıyorlar ki.. ama hep de şanslı sayılmazsın.. sana
başlık ören yok.. tiftik eldiven giydiren yok. Yine de kabukların var.. kalın.
Ben büyüdüğümde senin akrabalarını yakarak ısınmayacağım.. söz.”
Ya da bir
kuş yumurtasından yeni çıkmış civcivler nasıl da şirin görünürlerdi onun
gözüne.. hani şimdi pek çirkin görüyorsunuz ya, pek çirkindirler ya.. oysa
dünyanın en güzel şeyleri olarak görünürdü ve anneye müjde verirdi..
Kuş
anneye, “Bak bebelerin ne kadar güzel.. bak kanatları tıpkı sen..” Böyle derdi
çünkü büyüklerden çirkin oldukları hükmünü duymuş ve minicik yüreğinde anne
kuşun bunu duyup yavruları yuvadan atabilir korkusunu yaşamıştı.. ne korkular
yaşatırız nöbeti devraldığımızda.
“Bak
işte gagası aynı senin gagan anne kuş.. ayakları da babaya benziyor.. bak bak..
kanatlarına iyi bak..”
Belki
anne kuş bu yüzden yavruları atmıyordu yuvadan. Belki bu yüzden başlarından
ayrılmıyordu uzun süre.
İçimdeki
çocuğun dirilmesi için neler vermem ki.
Cemal Çalık, 15.01.2015, Konuk
Yazar, Sonsuz Ark, Öykü