Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"O esnada Mahir elinde küçük bakır bir tepsiyle çıkıverdi asma yapraklarının arasından. Doldurulmuş çay bardakları ve küçük bir şekerlik vardı tepside."
Sallanır koltuğundan kalktı yavaşça, koltuğu kendi halinde sallanmaya bırakarak. Kitabı da yanındaki sehpaya bıraktı ve yüzüme baktı hüzünle. Sonra evin kapısına doğru döndürdü vücudunu.
‘Çay demlenmiştir, Azizim!’ dedi Mahir hüzünlü bir tebessümle. ‘Sana bugüne kadar içmediğini düşündüğüm bir çay içireyim önce. Mahmure de senin Afet’in de bir süre beklesin bir zahmet!’
Sesli gülmüştüm ayaklarımı divandan indirip ayakkabılarımı giyerken.
‘Bahçende çeşme vardır herhalde, Ağa!’ dedim neşeyle. ‘Yüzüme bir su serpsem de çayı öyle içsek!’
‘Var, var!’ diye bağırdı içeriden. ‘Merdivenlerden in, sağa dön hemen karşına çıkar; kuyu suyudur dikkat et, içerken bademciklerini üşütme!’
‘Hem kuyu suyu hem de içilebilir yani!’ diye bağırdım ben de merdivenlerden inerken.
O biraz daha yüksek sesle bağırdı, ben biraz uzaklaştığım için:
‘Tahlillerini yaptırdım!’ dedi. ‘Hem hazır sulardan hem de şebeke suyundan çok daha kaliteli!’
Çeşmeyi bulmuştum. Küçük mermer kurnası vardı, bel hizasındaki çeşmenin. Taçlı musluğu da Osmanlı tipi, eskitme tunçtandı.
Yüzümü yıkadım buz gibi akan suyla, birkaç kez; saçlarımı taradım ıslanmış parmaklarımla. Sonra avuçlarımı çeşmenin altına tuttum ve yavaş yavaş içtim, içimi serinleten o lezzetli suyu.
Çeşmenin yokuş aşağı inen bahçeye bakan, bir sahanlık gibi taşla döşenmiş kısmında iki küçük tabure vardı, eski köy kahvelerinde rastladığım ahşap ve hasır kardeşliğinden ve usta bir elden çıkmış... Birine oturdum.
O esnada Mahir elinde küçük bakır bir tepsiyle çıkıverdi asma yapraklarının arasından. Doldurulmuş çay bardakları ve küçük bir şekerlik vardı tepside.
Yüzü gülüyordu Mahir’in. Diğer tabureye de o oturdu ve tepsiyi aramızdaki boşluğa, yere koydu.
‘Şu taburelerden birkaç tane daha almam lazım!’ dedi. ‘En azından birini sehpa olarak kullanırdık şimdi. Ne yazık ki çeşmeye gelen giden olmayınca tabure almak pek aciliyet kesbetmemiş demek ki, Azizim. Kaygılanma, yer temiz!’
Çay bardağımı aldım, iki kesme şeker koydum ve çayı karıştırarak bir yudum aldım. Çay nefisti.
‘Gerçekten çok güzel çayın, Ağa!’ dedim. ‘Hangi çay bu? Nasıl demledin?’
‘Afiyet olsun, Azizim!’ dedi Mahir hafiften gururlanarak.
Çayın markasını söyledi ve sonra, ‘Üç türlü çay demlenir, Kardeşim!’ dedi. ‘Ya soğuk demlersin çayı işin acele değilse, kırk beş dakikada demlenir ya işin acele ise yirmi dakikada demlersin ya da yarı soğuk!’
‘Soğuk derken..’ dedim merakla.
‘Çayı demliğe koyar ve üstüne soğuk su eklersin!’ dedi. ‘Çaydanlıktaki su kaynar kendi halinde, demlikteki çay da yavaş yavaş demlenir; en lezzetli çay da bu çaydır. Şu anda öyle demlenmiş bir çay içiyorsun. Acele çayı demlerken de çayı demliğe koyar ve suyla durularsın, çaydanlıktaki su kaynayınca üstüne eklersin çabuk demlenir. Çayı yakmayacaksın. Yarı soğuk çay ise ikisinin ortasıdır. Demliğin yarısına kadar soğuk su koyarsın, çaydanlıktaki çay kaynayınca da üstüne eklersin.’
Çayı sevdiğimi biliyordu, ama soğuk demlenmiş çayı ilk kez içiyordum. ‘Ben ...’ dedim sakin bir sesle. ‘Sanırım çayı yarı soğuk demliyorum; o da lezzetli oluyor, ama bu kadar değil. Eline sağlık!’
‘Afiyet olsun, Azizim!’ dedi heyecanla. ‘Bak dene, vazgeçemeyeceksin!’
Çok çay içtiği için o şeker kullanmıyordu.
‘Bahçen gerçekten güzel ve bakımlı, Ağa!’ dedim. ‘Bu iklimde yetişen her türlü ağaç var neredeyse. Elma, armut, vişne, kiraz, ayva, kayısı, erik, şeftali, badem ve ceviz ağaçlarıyla süslemişsin her yeri. Sebzelerin de burcu burcu kokuyor!’
‘Hiç sorma, Azizim!’ dedi Mahir biraz esefle. ‘Ayvayla başım belada. Çok hastalık getiriyor bahçeye. Ziraî ilaç kullanmak istemiyorum, ama Ayva yüzünden biraz zahmet çektik. Belki sırf bu yüzden keserim onu!’
‘Ayvayı yemişsin yani!’ dedim artık halkın çok sık kullandığı deyimi hatırlatarak.
Bahçeyle uğraşmaktan avuç içlerinin parmaklarıyla birleştiği yerlerde kısmen nasır oluşmuştu.
‘Bu bahçe olmasa asıl o zaman ayvayı yerdim, Aziz Kardeşim!’ dedi coşkulu bir sesle. ‘Kitap da okuyamıyorum eskisi gibi; Mahmure çok sarstı beni!’
O andan sonra hiç durmaksızın Mahmure’den bahsetti Mahir; yaşadığı duygusal karmaşadan, toplumsal algılardan, dinî ve ahlakî kaygılardan. En çok da Mahmure’yi onun istediği gibi sevememiş olmaktan, onun istediklerini verememiş olmaktan muzdaripti. Ben dinledim. O kimseye anlatamıyorum dedikçe, anlatması için sustum.
Güneşin kızıl ışıkları bahçenin uzun ağaçlarının tepesine vurana kadar da anlattı Mahir, o anlattıkça içindeki sıkıntının azaldığını hissettim. Farkında olmadan gözleri doluyordu bazen, yine farkında olmadan büktüğü sağ ve sol işaret parmaklarının sırtıyla siliyordu göz kapaklarının ucundan süzülen gözyaşlarını.
Sözleri bittiğinde kalktı ve çaylarımızı tazeledi, geldi, taburesine oturdu tekrar. Bir medrese talebesi gibi ellerini dizlerinin üstüne koymuştu oturduğu taburede, sessizce yorumlarımı bekliyordu. Onu ilk defa böyle görüyordum. Cevval’den çok daha cevval ve gözü karaydı bu adam; ama çok sarsılmıştı.
‘Şu an biri dövse elin kalkmaz herhalde, Ağa!’ dedim gülerek.
‘Vallaha kalkmaz, Azizim!’ dedi ve kendini tutamayarak güldü. ‘Hatta biri dövse çok iyi olur, belki kendime gelirim!’
Babası, küçükbaş hayvan besiciliği ve tüccarlığı yapmıştı geçmişte, ‘Ağa’ diyorlardı babasına. Ben de biraz Adana yöresine ait bir hitap şekli olduğundan, biraz da bu mazisi dolayısıyla ona ‘Ağa’ diyordum.
‘O biri ben değilim, ama!’ dedim yine neşeyle gülerek. ‘Seni başkası dövsün!’
‘Tamam, başkası dövsün!’ dedi yine hüzünlenerek. Çayından bir yudum aldı sessizce.
Biraz teselli istiyordu, biraz da geçmişi deşerek rahatlamak.
‘Bence, Mahmure çok bencil biriymiş, Ağa!’ dedim pek de merhamet içermeyen bir sesle. ‘Senin evli bir adam olduğunu bildiği halde sana yaklaşması, senden kendisini seni sevdiği gibi sevmesini beklemesi çok bencilce!’
‘Deme öyle, Azizim!’ dedi buruk bir sesle. ‘Benden ne eşimden ayrılmamı istedi ne de başka bir şey!’
‘Derim!’ dedim sert bir sesle. ‘Senin gibi duygusal bir adama bunları yapmak, seni bu hale getirmek merhametli birinin işi olamaz. İşte aşk dediğiniz bu; bir hastalık, bencilliği merkez alan bir ruh hastalığı. İçinde takıntıya dönüşmüş bir sevgi belki var, ama merhamet yok!’
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.